Dünya hiç olmadığı kadar hızlı. Bilgi, görüntü ve yorumlar saniyeler içinde ekranlarımıza düşüyor. “İletişim çağı” denilen bu dönemde, insanın gündemi takip edebilmesi neredeyse başlı başına bir mesaiye dönüşmüş durumda. Gün boyu haber siteleri, sosyal medya akışları ve canlı yayınlar arasında gezinse bile insan, çoğu zaman şu sorunun cevabını bulamıyor: Gerçekten ne oluyor?
Her gün yeni bir kriz, yeni bir savaş, yeni bir felaket başlığı… Lokal bazda kadın cinayetleri, hayvanlara şiddet, cinsel istismar, uyuşturucu ve kumar bağımlılığı ile ilgili haberler. Ancak bu başlıkların ardında yatan insani dramlar, çoğu zaman rakamlara ve kısa görüntülere sıkıştırılıyor. Oysa her sayı bir hayatı, her “yan hasar” ifadesi bir aileyi, bir yıkımı temsil ediyor.
Gündemi Kim Belirliyor? Günümüzde gündem, yalnızca yaşanan olaylarla değil; o olayların nasıl sunulduğuyla şekilleniyor. Küresel ölçekte etkili medya kuruluşları, dijital platformlar ve sosyal medya algoritmaları, hangi acının görünür olacağını, hangisinin sessizliğe gömüleceğini belirliyor. Aynı trajedi, bir coğrafyada “insanlık dramı” olarak sunulurken, başka bir coğrafyada birkaç saniyelik bir haber değeri bile bulamayabiliyor.
Bu seçicilik tesadüf değil. Medya, siyaset ve ekonomi arasındaki sıkı bağlar; kamuoyunun algısını yönlendiren güçlü bir mekanizma oluşturuyor. Bu mekanizma, gerektiğinde bir savaşı “kaçınılmaz”, bir işgali “insani müdahale”, bir yıkımı ise “zorunlu bedel” olarak pazarlayabiliyor. Bu da en büyük emperyalist güç olan bugünün ABD’si ve onu da yönlendiren arkaplandaki Siyonizmdir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, 2003’te Irak’a yönelik müdahaledir. Dünya kamuoyuna, Irak’ın elinde kimyasal ve biyolojik silahlar olduğu iddiası sunuldu. Bu iddia, neredeyse tartışmasız bir gerçek gibi servis edildi. Televizyon ekranlarında haritalar çizildi, tehdit senaryoları anlatıldı, korku sürekli diri tutuldu.
Sonuçta ne oldu?
Bu silahlar bulunamadı. Yalan kabul edildi. Ama iş işten geçmişti. Yüz binlerce insan hayatını kaybetti, milyonlarcası yerinden edildi. Bir ülke parçalandı, toplumsal dokusu geri dönülmez biçimde tahrip edildi. Bedeli ödeyenler, karar masalarında oturanlar değil; sokaktaki insanlar oldu.
Yaklaşık bir aydır benzer gerekçelerle ABD/İsrail İran’a saldırarak aynı senaryoyu bir kez daha sahnelemektedir ve ne yazık ki halkı Müslüman irili-ufaklı bir çok sözde İslam ülkeleri de bu çarpık vahşi zihniyetin ya fiili lojistik destekçisi, ya da sessiz seyircisi konumunda. Gerçekten Müslümanlar böyle mi olmalıydılar. Dar düşünceli mezhep tassupçuları neredeyse zil takıp oynamadıkları kaldı. Oysa inancımız açık ve nettir: Zulüm kimden gelirse gelsin, kime yapılırsa yapılsın korkusuzca karşınsa dikilmektir. Gerçekten Allah’a nasıl hesap vereceğimizi hiç düşündük mü?
Bu tür örnekler Irak’la sınırlı değil.
1964’te Vietnam Savaşı’nın gerekçesi olarak sunulan Tonkin Körfezi Olayı, yıllar sonra gerçeği yansıtmadığı kabul edilen bir provokasyon olarak tarihe geçti. Ancak bu “yanlış bilgi”, milyonlarca insanın ölümüne yol açan uzun bir savaşın kapısını aralamıştı.
2011’de Libya’da ise “sivillerin katledileceği” iddiası üzerinden bir askeri müdahale meşrulaştırıldı. Müdahale sonrası ülke istikrara kavuşmadı; aksine Libya, yıllardır süren bir kaosun içine sürüklendi. Bugün hâlâ o ülkenin çocukları, alınan “doğru(!)” kararların enkazı altında büyüyor.
Bugün bu süreçlere bir de dijital çağın görünmez aktörü eklendi: algoritmalar. Sosyal medya, acıyı bile tüketime uygun hale getiriyor. Bir savaş görüntüsü, birkaç saniye sonra yerini eğlenceli bir videoya bırakabiliyor. Sürekli maruz kalınan felâket haberleri, zamanla duyarsızlık meydana getiriyor. Acı normalleşiyor, vicdan yoruluyor.
Bu yüzden bugün, her zamankinden daha fazla sâkin olmaya ve sorgulamaya ihtiyacımız var. Bize sunulan her anlatının arkasında ne olduğunu, kimin kazandığını, kimin kaybettiğini sormak zorundayız. Gündem, yalnızca olup bitenlerin listesi değil; aynı zamanda hangi hayatların değerli sayıldığının da aynasıdır.
Gerçekle yüzleşmek kolay değil. Ama yüzleşmeden, adalet de mümkün değil. Hız çağında insan kalabilmenin belki de tek yolu, hakikatin peşini inatla bırakmamaktan geçiyor.
Bugün en büyük ihtiyaç, eleştirel düşünme becerisi. Karşımıza çıkan her bilgiyi sorgulamak, farklı kaynaklardan doğrulamak ve olayları tek bir merkezden açıklayan basit anlatılara mesafeli durmak zorundayız. Gündem, bize sunulduğu haliyle değil; arka planı, çıkar ilişkileri ve görünmeyen yönleriyle birlikte okunmalı.
Ancak bu şekilde, hız çağında gerçeğin izini sürebilir ve olup biteni gerçekten anlayabiliriz.
Belki de asıl soru şudur: Bunca yalan, bunca manipülasyon ve bunca yıkım artık biliniyorken, hâlâ neden aynı hikâyelere inanıyoruz? Ekranlarda akan görüntüler değişiyor, haritalar yeniden çiziliyor, ama enkazın altında kalanların kaderi değişmiyor. Birilerinin “stratejik çıkar” dediği yerde, bir annenin susturulmuş çığlığı, bir çocuğun yarım kalmış hayatı duruyor. Gündem her gün yenileniyor; ancak HAK ve adalet hep erteleniyor. Eğer bu hızın içinde durup sormazsak, sorgulamazsak ve hafızamızı diri tutmazsak, yarının yalanları da bugünküler kadar kolay kabul edilecek. Hakikat, kendiliğinden görünmez; onu görünür kılmak, hâlâ insan kalabilenlerin omuzlarındaki en ağır ama en onurlu sorumluluktur.
Allahım! İslâm’a ve Müslümanlara yardım et.

YORUMLAR