İnsanlık, tarih boyunca pek çok sınavdan geçti; savaşlar, salgınlar, kıtlıklar yaşadı. Ancak hiçbir sınav, adaletsizlik kadar derin ve kalıcı yaralar açmadı. Çünkü adalet yalnızca toplum düzenini değil, insanın vicdanını ayakta tutar. İslâm’da adalet bu yüzden tâli bir mesele değil, imanın hayata yansıyan en somut göstergelerinden biridir.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
“Ey iman edenler! Kendinizin, anne-babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutan kimseler olun.” (Nisâ, 135)
Bu âyet, adaletin şartlara, kişilere ve çıkarlara göre değiştirilemeyeceğini açıkça ortaya koyar. Ne var ki günümüzde en çok zorlandığımız alan da tam burasıdır.
Güncel Hayatta Adalet Nerede Zedeleniyor? Bugün toplumda en sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Haklı olan değil, güçlü olan kazanıyor.” Bu algı, sadece bireysel bir şikâyet değil; toplumsal bir adalet krizinin işaretidir.
Bir düşünelim:
Aylarca hatta yıllarca süren davalarda, kamuoyunun vicdanını yaralayan kararlar açıklandığında; bir felâketin ardından sorumlular yerine en kolay hedefler suçlandığında; liyâkat yerine sadakatin ödüllendirildiği açıkça görüldüğünde… İşte tam o anlarda insanlar, adaletten çok adaletsizliğin sürekliliğiyle yüzleşmektedir.
Kur’ân, bu tür durumlar için zulmü şöyle tanımlar:
“Zulmedenlere en küçük bir meyil bile göstermeyin; yoksa size ateş dokunur.” (Hûd, 113)
Bu konuda Hz. Peygamber (s) Efendimizin aşağıdaki hadisi son derece mânidardır:
“Kardeşine zalim de olsa mazlum da olsa yardım et.”
Sahabiler: “Ey Allah’ın Resûlü! Mazluma yardım ederiz ama zalime nasıl yardım edelim?” diye sordular.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Onu zulmünden alıkoyarsın; işte bu, ona yardımdır.” (Sahih-i Buhari, Mezâlim 4, İkrah 7)
Bu hadis ilk duyulduğunda şaşırtıcı gelebilir. Çünkü genelde yardım mazluma yapılır. Ancak burada çok derin bir ahlâki ilke vardır:
Mazluma yardım:
- Hakkını savunmak
- Maddi veya mânevi destek olmak
- Haksızlığı ortadan kaldırmaya çalışmak
Bu, adaletin gereğidir.
Zalime yardım ise:
- Onun zulüm işlemesini engellemek
- Günaha girmesine mani olmak
- Haksız davranışına karşı çıkmak
Çünkü zulüm yapan kişi hem başkasına hem de kendi ahiretine zarar verir. Onu durdurmak, aslında onu büyük bir günahtan kurtarmaktır.
Bu hadis şu temel prensipleri öğretir:
- Müslüman, adalet tarafındadır; kişi veya grup tarafında değil.
- Akraba, dost, yönetici ya da güçlü biri olsa bile zulme destek olunmaz.
- Gerçek kardeşlik, yanlışta destek olmak değil; yanlışı düzeltmektir.
- Toplumun huzuru, zulmün engellenmesiyle sağlanır.
Günümüze yansımasına gelince:
- Bir arkadaşınız haksızlık yapıyorsa susmak değil uyarmak gerekir.
- Aile içindeki bir yanlışta “bizden” diye destek olmak doğru değildir.
- İş hayatında adaletsizliğe karşı durmak da bu hadisin gereğidir.
Zulüm sadece yapanın değil, sessiz kalanların da sorumluluğunu artırır.
Son yıllarda yaşanan büyük toplumsal felâketler, depremler, iş kazaları, ihmaller bize acı bir gerçeği tekrar hatırlattı:
Felaketler elbette kaderdir ama ihmâlkârlık suçu kadere yığarak kişiyi sorumluluktan kurtarmaz.
Bir binanın yanlış malzemeyle yapılması, bir işçinin gerekli önlemler alınmadan çalıştırılması, bir kurumun denetlenmemesi… Bunların her biri kul hakkı meselesidir. Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurur:
“Kul hakkıyla gelenin, kıyamet günü karşısında hakkını alacak bir muhatabı vardır.”
Bu yüzden adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil; imar planlarında, denetim raporlarında, ihale masalarında da aranmalıdır.
Günümüzün bir başka adalet sınavı da sosyal medya üzerinden yaşanmaktadır. Bir iddia ortaya atıldığında, henüz gerçekler araştırılmadan insanlar yargılanmakta; bazen mâsumiyet karinesi yok sayılmaktadır. Oysa İslâm, zanla hareket etmeyi açıkça yasaklar:
“Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucurât, 12)
Adalet, sadece suçluyu cezalandırmak değil; mâsumu koruyabilmektir. Aksi hâlde zulüm, bu kez kalabalıkların eliyle işlenmiş olur.
Toplumsal adaletsizlikten şikâyet ederken bireysel sorumluluğu göz ardı etmek de büyük bir çelişkidir. Torpil bekleyen, başkasının hakkını çiğnemeyi “çare” olarak gören, işini eksik yapıp hakkını tam isteyen bir toplumun adaleti talep etmesi inandırıcılığını kaybeder.
Hz. Ömer’in şu sözü bugün belki her zamankinden daha anlamlıdır:
“Dicle kenarında bir kurt bir koyunu kapsa, hesabı Ömer’den sorulur.”
Bu söz, yöneticiden sıradan vatandaşa kadar herkesin adalet zincirinin bir halkası olduğunu hatırlatır.
Sonuç olarak adalet gecikirse, zulüm yerleşir.
Adalet ertelendiğinde, geç kalındığında ya da görmezden gelindiğinde; boşluğu zulüm doldurur. Ve zulüm, en çok da umut duygusunu yok eder. Oysa bir toplum, umudunu kaybettiği an dağılmaya başlar.
İslâm’ın hedeflediği toplum; güçlülerin değil, haklıların korunduğu bir toplumdur. Bugün bize düşen görev, adaleti yalnızca talep etmek değil; hayatın her alanında adil olmaya cesaret edebilmektir.
Çünkü adalet yoksa, hiçbir kazanım kalıcı değildir.

YORUMLAR