Öncelikle Erbakan Hocamızı vefat yıl dönümünde rahmetle, minnetle ve özlemle anıyorum. Allah onun ideallerini ve hedeflerini yaşatmayı bizlere nasip eylesin inşallah.
Ben konuşmaya başka bir yerden başlayacaktım ama Muhittin Hocam çok kritik, çok önemli, çok değerli noktalara değindi. Bir tanesi özellikle benim için çok önemli; bir anısını anlattı, İran’la ilgili. Yani biz “İslam Birliği” diyoruz, “Müslümanların kardeşliği” diyoruz, efendim işte “Siyonizm’e karşı İslam Birliği” diyoruz filan ama yani bir taraftan da işte “buradan kaynaklanan iftiralar olursa, şayialar olursa üzerimize birtakım etiketler yapıştırılırsa ne yapacağız?” dediğimizde Erbakan Hocanın ifadesini söyledi. Yani bunların, bu söylenenlerin hiçbirinin önemi yoktur; kimin haklı, kimin doğru olduğunun önemi vardır. Tam bu şekilde olmasa bile Muhittin Hocamın aktardıklarından aklımda kalanını söylüyorum. Şimdi bu cümleler benim aklıma şunu getirdi: Ben Erbakan Hocayı ki bu konuşmada da biraz aktarmaya çalışacağım, büyük insanları tanımlarken değerli hocalarım, bazı anahtar kavramlara ihtiyacımız var. Onlar hakkında çok konuşabiliriz, çok şeyler söyleyebiliriz, çok kitap yazabiliriz ama onları temelde tanımlayan bazı şiarlar vardır. Şimdi ben de kendimce düşünüyorum, yanlışım varsa tashih edebilirsiniz, burada birçok değerli abim var, değerli hocalarım var, Erbakan Hocayı diyorum, acaba en iyi hangi kavram tanımlar? Bana göre şu: Kınayıcıların kınamasından korkmayan adam. Benim yorumum, Erbakan Hocanın bütün mücadelesini en iyi tanımlayan kavram budur. Bakın, 1960’lara gidin, 70’lere gidin, 80’lere gidin, 90’lara gidin, 2000’lere gidin; şu ülkede hakkında en fazla şayia çıkarılan, hakkında en fazla etiket kullanılan, kendisiyle en çok alay edilen kişi, lider, Erbakan Hocadır. Ama buna rağmen, bakın, buna rağmen yolundan asla dönmeyen, şiarlarından asla taviz vermeyen, ilke ve ideallerinden asla taviz vermeyen lider, Erbakan Hoca’dır. Peki, bu güç nereden geliyor? Bu güç, bu irade nereden geliyor? Biz Muhittin Hocamın o aktardığı hadisede, anekdotta, olayda Kur’anî bir ilkeyi görüyoruz. Yani Erbakan Hocam bunları her defasında söylemeyebilir ama attığı her adıma, söylediği her söze, gösterdiği her hedefe, şöyle altını kazıyıp baktığımızda gördüğümüz şey şu: Orada bir Kur’anî ilke var, orada bir tevhidî mücadelenin şiarı var, orada Peygamber Efendimizin, Hz. Muhammed’in (SAV) gösterdiği bir hedef var. Şimdi oradaki anekdotun da arkasındaki ilke şu: Diyor ki “Her kim dininden dönerse bilsin ki, biz onların yerine bir kavim getiririz.” Onların özelliklerini sayıyor bakın. Şimdi aklımda kaldığı kadar anlatıyorum ayeti, şimdi (konuşmama) buradan girmeyi düşünmediğim için, aklımda kaldığı kadarıyla anlatıyorum; “Allah” diyor, “onları sever, onlar da Allah’ı sever, Allah yolunda savaşırlar” vs. vs. Ve diyor ki “Onlar kınayıcıların kınamasından korkmazlar.” Kınayıcıların kınamasından korkmayan… Bakın, bu öyle bir niteliktir ki imanla eşitlenmiş. Eğer bu noktada bir zafiyetimiz varsa, işimiz bitti demektir. Çünkü bugün düşmanın en güçlü olduğu alan, enformasyon alanıdır. Düşmanın bugün en yetenekli, en kabiliyetli olduğu alan manipülasyon alanıdır, algı yönetimi alanıdır. Yani zannetmeyin ki Firavun’un büyücüleri, Firavun’un sihirbazları geride, bundan 3 bin, 4 bin yıl öncede kaldı. Hayır, geride kalmadı, tam tersine yeteneklerini daha çok geliştirerek, kurumsallaşarak, bunun üzerinde daha fazla çalışma yaparak bugüne geldiler. Ve hedefleri şu: Bütün Müslümanların kalbine sirayet etmek, bütün müminlerin zihnine sirayet etmek ve onları korkutmak. Peki, neden korkutmak? Kendi değerlerinden uzaklaştırmak, kendi özgüvenlerini, kendi değerlerini sarsmak. Bunun da yolu, ya şunu söylersem, bunu savunursam, şurada durursam beni acaba kınarlar mı, acaba benimle ilgili ne derler, üzerime etiket yapıştırırlar mı, şayia oluştururlar mı? Bakın, bu korkuyla, içindeki bu korku olan kişi, açık söylüyorum, net söylüyorum; bıraksın bu mücadeleyi. Bu yola hiç çıkmasın; başka şeylerle ilgilensin. Bu konuyu çok uzatmak istemiyorum çünkü benim hazırladığım başka şeyler var, aktarmak istediğim. Ama ister Erbakan Hocanın hayatına bakın, işte peygamberlerin hayatına bakın, İslamî mücadelenin, İslamî direnişin hangi önderine bakarsanız bakın, ilk karşılaştıkları şeylerden bir tanesi kınanmaktır, etiketlenmektir, alay edilmektir, istihzadır vs. Eğer bunları göze almıyorsan kardeşim, ne işin var burada? Hem İslam Birliği diyeceksin hem de acaba İrancı derler mi bunu savunursam… Yahu, öncelikle şunu söyleyelim – kendi adıma söylüyorum tabii, buradaki kişiler adına değil- ben İranlıların bile İrancı olmasına karşıyım; bunu net olarak ifade ediyorum. Ve mevzu da bakın, ne İran meselesidir, ne Şiilik meselesidir ne de efendim işte oradaki sakal meselesidir, sarık meselesidir…
Biraz sonra buraya geleceğim, lütfen dikkat edin, bakın, lütfen dikkat edin, Lindsay Graham evvelsi gün bir açıklama yaptı. Lindsay Graham kim? Bakın, düşmanlarımızı tanıyalım öncelikle. Lindsay Graham 7 Ekim savaşı başladığında, Aksa Tufanı başladığında kalktı, ne dedi biliyor musunuz? “Bu” dedi, “bir din savaşıdır!” Aynen ifade ediyorum; “bu” dedi, “bir din savaşıdır ve ben de İsrail’in yanındayım!” Aynı adam evvelsi gün çıktı, dedi ki “İran, Suudi Arabistan’daki Sünni İslam’ı yıkıp yerine Şii İslam’ı getirmek istiyor.” Lütfen, dikkat edin, güya sözümona Sünni İslam’ı savunuyor. Alakası var mı; hiçbir alakası yok. Neden? Çünkü diğer tarafta Hamas Sünni, onu terörist ilan ediyor, onu yok etmeye çalışıyor ama diğer taraftan da Azerbaycan Şii, gidiyor, orada üs kuruyor. Azerbaycan’la da dost, Azerbaycan’la kol kola. Burayı uzatmıyorum fazla ama şunu söylemek istiyorum: Yani eğer biz kınayıcıların kınamasından korkuyorsak, bundan çekiniyorsak, bundan dolayı bir kaygımız varsa, çıkmayın bu yola, bırakın, başka işlerle uğraşın. Çünkü bununla karşılaşmama ihtimaliniz yok. O yüzden ben Muhittin Hocama ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Çünkü bugün Erbakan Hocayı andığımız, anlamaya çalıştığımız bu dönemde Erbakan Hocayı en iyi vasfeden, en iyi tavsif eden noktalardan bir tanesidir bu.
Evet, şimdi biliyorsunuz, savaşın altıncı günündeyiz yani ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın 6. günündeyiz. Bu sebeple tabii ki Ayetullah Hamaney’in ve üst düzey devlet yetkililerinin ABD ve İsrail bombaları altında şehit olmasından dolayı İran halkına ve İslam ümmetine hem taziyelerimi hem de tebriklerimi iletmek istiyorum. Ne kadar şükretsek azdır. Bakın, ne kadar şükretsek azdır ki direniş cephesinin liderleri, ABD ve İsrail’in, çocuklarımızın kanlarına batmış ellerini sıkarak hayatlarını sürdürmüyorlar. Tekrar etmek istiyorum burayı, biz ne kadar şükretsek azdır ki direniş cephesinin liderleri, ABD ve İsrail’in çocuklarımızın kanlarına batmış ellerini sıkarak hayatlarını sürdürmüyorlar; onların elleriyle atılan bombalar neticesinde şehit oluyorlar. Bu, Allah’ın direniş cephesine verdiği bir nimettir. Öncelikle bunun altını bir çizmek istiyorum. Ve bu mücadele bugün başlamış bir mücadele değildir; yarın da bitmeyecektir. Bakın, bunlar bizim peygamberlerimizi şehit ettiler. Hz. Zekeriya’yı şehit ettiler, onun oğlu Yahya’yı şehit ettiler. Daha nice başka peygamberlerimizi şehit ettiler, direnişin nice liderlerini şehit ettiler. Ama bu çizgi hep var oldu. Bu çizgi hep var oldu çünkü Kur’an, bu konuda bir ilke koymuş kardeşim, bir ilke koymuş bize. Diyor ki “Muhammed (SAV) de sizin gibi bir beşerdir. Ondan önce de” diyor, “peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse topuklarınızın üzerinde gerisin geriye dönecek misiniz?” diyor. Bu yüzden, bakın, bu yüzden tarihin her döneminde Allah’ın izni keremiyle bu düşmanın karşısına çıkan liderler olmuştur. Kerbela’da Hüseyin çıkmıştır, Gazze’de Yahya Sinvar çıkmıştır, Lübnan’da Hasan Nasrallah çıkmıştır ve bu mücadeleyi devam ettirmişlerdir. İşte Erbakan Hoca da bu çizginin, bu silsilenin devamı olarak Türkiye’de Siyonizm’in karşısına dikilmiş ve ölümüne kadar da bunun mücadelesini vermiştir. Ben Erbakan Hocayı şöyle tanımlıyorum: O Siyonizm’le mücadelenin başöğretmenidir. Biz Siyonizm’i ondan öğrendik çünkü.
Değerli kardeşlerim, bu kitle zor bir kitle yani Erbakan Hoca hakkında başka yerlerde konuşsak daha kolay konuşuruz ama biz zaten Hocayı çok iyi bilen bir kitleye konuşuyoruz. Ben bunun farkındayım. O yüzden haddimi aşmak istemem ama hoşgörünüze sığınarak şunu da ifade etmek istiyorum: Maalesef, bazen bir lideri, düşmanları, takipçilerinden daha iyi tanıyor. Bunu tekrar etmek istiyorum değerli kardeşlerim, bazen bir lideri, düşmanları, onu sevenlerinden, takipçilerinden daha iyi tanıyor, daha iyi analiz ediyor. Bakınız, 28 Şubat’ın planlayıcıları için Erbakan Hocayı tehdit ve tehlike kılan şey ne idi? Burayı anlamayan hiç kimse, Erbakan Hocayı anlamamıştır bana göre. Bunlar benim fikrim, dediğim gibi yani alabileceğinizi alırsınız, eleştireceğinizi, tashih edeceğiniz yeri edersiniz; ben kendi inandıklarımı ve gördüklerimi söylüyorum. Yani Erbakan Hoca neden tehlikeliydi küresel Haçlı ittifakı için, küresel Siyonizm ve Batı emperyalizmi için. Onda ne gördüler ki onu tehdit ve tehlike olarak işaretlediler? Az önce dediğim gibi, burayı anlamayan Erbakan Hocayı anlamamıştır. Anlamadıkları için zaten, o gün Erbakan Hocayı anlamayanlar birkaç yıl sonra ABD ve Avrupa Birliğinin gemisine binen bir partinin saflarına katıldılar. Hem de öyle 3-5 kişi falan değil, öyle sıradan kişiler de değil, on binler, yüz binler gittiler. Erbakan Hocanın biri sağında biri solunda yer alan isimler gittiler kardeşlerim ve bu isimler sadece Erbakan Hocayı terk etmekle kalmadılar, 5-10 yıl sonra “Hayallerin gerçek oldu hocam!” diyerek Erbakan Hocanın mirasını da düşüncelerini de ideallerini de istismar ettiler, etmeye çalıştılar. Şimdi artık bugün bunu konuşmamız gerekir. Ama şu soruya bir cevap vermemiz gerekiyor öncelikle; Erbakan Hocayı ABD ve Siyonizm için tehlikeli kılan şey, neydi? Bunu ben tek bir cümleyle özetliyorum; tek bir cümleyle. Batı emperyalizmine ve Siyonizm’e karşı İslam Birliği ve yeni bir dünya idealiydi. Eğer cümle uzun oldu diyorsanız ben bunu bir harf ve bir sayıya indirebilirim; D-8. Anahtar nokta burası, buranın çok iyi anlaşılması gerekiyor. Çünkü 28 Şubat başörtüsü için yapılmadı, imam hatipler için yapılmadı, başbakanlık konutunda tarikatlara yemek verildiği için yapılmadı. ABD ve İsrail’e karşı başını Türkiye ve İran’ın çekeceği bir birliğin kurulma ihtimalinden dolayı yapıldı. Gerisi, hikayedir. Gerisi, fasa fisodur, gerisi teferruattır. Tekrar etmek istiyorum, 28 Şubat, ABD ve İsrail’e karşı, onların bölgesel tahakkümüne karşı, onların uluslararası tahakkümüne karşı bütün insanlık üzerinde kurdukları o fasit ve bozguncu düzene karşı Türkiye ve İran’ın başını çekeceği birliğin kurulma ihtimalinden dolayı yapılmıştır. Bakınız, Erbakan Hoca başbakanlık koltuğuna oturduğunda -bunu buradaki arkadaşlarımız çok iyi biliyor ama unutuyoruz bazen- ABD elçisi geliyor ve diyor ki “Biz” diyor, açık adam, net, “biz” diyor, “senin bu ülkeyi yönetmeni istemeyiz. Ama gel gör ki demokrasi diye bir oyun var, halk seni seçti, (mecbur) seninle birlikte çalışmamız lazım.” “Şimdi” diyor, “seninle iyi geçinmemiz için 6 tane şart var, 6 tane.” Nedir o şartlar? Bunları Erbakan Hoca açıkladı; burada tek tek açıklamayayım, buradaki arkadaşlarımızın hepsinin bildiğini düşünüyorum ama o şartların hepsi yönle ilgili şartlardır, değerli kardeşlerim, yönle ilgili yani kıble ile ilgili şartlardır. Daha İslami terminoloji ile ifade edecek olursak mücadelenin kıblesi ile ilgili şartlardır. Ne diyor orada? “İran'a gitmeyeceksin!” diyor, “İran'la ticaretini 50 milyon dolardan fazla yapmayacaksın!” diyor. “Amerikan üslerine dokunmayacaksın!” diyor. “Çekiç Güç’e dokunmayacaksın!” diyor. “Diğer İslam ülkeleri ile ticaretini artırmayacaksın!” diyor vs. Şimdi o şartların hepsi diyor ki “Yönünü İslam ülkelerine dönmeyeceksin! İslam Birliği demeyeceksin, Türkiye'nin batıya, Avrupa'ya, Amerika'ya ve NATO’ya bağımlılığını devam ettireceksin!” Şimdi burada bütün kardeşlerimizin dikkatini şuraya çekiyorum; bu şartların içinde başörtüsü yoktur, Kur'an kursları yoktur, imam hatipler yoktur. Neden? Çünkü Amerika'nın bunlarla bir sorunu yoktur kardeşim. Yani ABD’nin… Hatta şunu da söyleyeyim; ABD’nin şeriatla da bir sorunu yoktur, sakalla sarıkla da bir sorunu yoktur. Buyurun, işte Suudi Arabistan! Bir sorunu var mı? Hatta size şunu da söyleyeyim: Bugün İran, “İsrail'in varlığını tanıyorum” desin, yarın savaş biter, ertesi gün İran'la ilgili kara propaganda biter, bir sonraki gün de İran'ın nimetlerinden ve güzelliklerinden bahsetmeye başlar bütün dünya. Bakın, sistem aynı ile kalabilir; hiç sıkıntı yok. Değerli kardeşlerim, bakın, bir örnek yaşadık biz; sen sakal bırakmışsın, sarık sarmışsın, namaz kılıyormuşsun, efendim, Kur'an okuyormuşsun, fıkhın şeriata göreymiş, amma velakin İslam'ın ve Kur'an'ın dostlarına dost olmuşsun, onların söylediklerine “eyvallah” demişsin, düşmanın seninle hiçbir problemi kalmaz; hiçbir problemi! Buraya biraz sonra geleceğim; evet, düşmanın hiçbir problemi kalmaz ama Kur'an da diyor ki, Allah da diyor ki “Eğer onlara karşı bir nebze meyletmiş olsaydın, sana hayatın ve ölümün acısını kat kat tattırırdım; kat kat tattırırdım! Bakın, bir nebze meyletmiş olsaydın... Ben fıkıhçı değilim, ilahiyatçı değilim fakat İslam'daki bütün ibadetlerini şartlara göre bir ruhsatı vardır. Kimi zaman kısaltırsın kimi zaman yapamayabilirsin, kefaretini ödersin kimi zaman, efendim, işte daha azını yaparsın falan. Ama buradaki ifade, dikkat çekicidir. “Biraz” diyor, “meyletmiş olsaydın, sana hayatın ve ölümün acısını kat kat tattırırdım. Diğerlerinin hiçbir önemi kalmazdı, yaptığın şeylerin.” Şimdi ben dedim ki bakın, burada bir örnek yaşadık biz. Şu anda Suriye’nin başında en radikal İslamcı yok mu? Yani bunlar zamanında tespih çekmeyi bile bidat kabul edip türbeleri bombalayan, Müslümanların kafasını kesen, işte kadınları köle pazarlarında falan şey yapan bir hareketin içinden gelen kimselerdi. Bakın, bunlar benim tanımlarım değil, kendi tanımlarını söylüyorum; bu adam terörist olarak aranmıyor muydu? Başına 10 milyon dolar ödül konmamış mıydı? BM’nin terörist listesinde yer almıyor muydu? Nasıl oldu da bir gün içerisinde bu kişi teröristlikten cumhurbaşkanlığına terfi etti, nasıl oldu da buraya terfi etti ve uluslararası sistem tarafından kabullenildi? BM’de konuştu, Beyaz Saray’a çağrıldı vs. Cevabı çok basit; tek cümle yetiyor: “Biz, size düşman değiliz. Sizin düşmanınızla bizim düşmanımız aynıdır.” dedi. ABD’nin bölgedeki patronluğunu kabul etti, İsrail’in varlığını kabul etti. Hikâye bu kadar. Çok karmaşık değil, çok böyle şey değil. Ama Erbakan Hoca ne dedi, işte buraya geliyorum; Erbakan Hoca dedi ki… Şimdi dedim ya Hocayı tanımlayan anahtar kavramlar var, bunlardan birisini ki ben de onu çok önemsiyorum Muhittin Hocam girişte bir anekdot olarak anlattı; kınayıcıların kınamasından korkmayan adam. Şu söyleyeceğim şey de en az onun kadar değerli. Belki de ondan daha değerli olan bir şeydir bu. Çünkü hiçbir harekette görmedim, başka bir liderde görmedim. Ben az çok, acizane okuyan birisiyim, araştıran birisiyim. Takip etmeye çalışan birisiyim naçizane ama bu kadar iyi tanımı ben görmedim bir yerde, hiçbir yerde görmedim. Bir hareketin ruhu bundan daha güzel anlatılabilir mi? Yani öyle bir şey söylemiş ki yani eğer gerçekten bu sözün anlamını idrak etmişsen yolunu, yönünü, kıbleni kaybetmen mümkün değil. Nedir o söz? “Biz namaz kılan köleler olmayacağız!” demiş. Değerli kardeşlerim, tekrar söylemek istiyorum; bin defa duydunuz belki, yüzlerce kez duydunuz, programlarda asıldığını gördünüz. Ama bazen bir söz çok söylendiği zaman, o sözü çok gördüğümüz zaman anlamını yitiriyoruz, anlamını kaybediveriyoruz. Tekrar etmek istiyorum; “Biz namaz kılan köleler olmayacağız!” dedi; “namaz kılan köleler olmayacağız!” Şimdi bu, ne demektir. Ne demek bu? Açayım, kendi anladığım kadarıyla. Biz Kur’an okuyan, oruç tutan, hacca giden, sakal, sarık ve başörtüsü ile gezen, Ayasofya’yı açan, yollar, köprüler yapan köleler olmayacağız, demektir bu. Bakın, biz bu ülkede bütün bunların hepsini yaptık mı; yaptık. Ama kölelik devam ediyor mu; ediyor. Ediyor, hem de katmerli bir şekilde devam ediyor. Bunu zaten bilenler biliyordu ama bilmeyenlere de Aksa Tufanı gösterdi. Çünkü bu bir ilahi vaattir. Allah kalplerde gizli olanı… Dille söylenen önemli değildir, herkes çıkar kürsüye, konuşur, söyler, imtihan anı bu değildir. İmtihan anı, o söylenenin arkasında durulup durulmayacağının test edildiği andır. Şimdi görüyoruz, bu iktidar Filistin’in ekmeğini yedi, bakın, yıllarca ekmeğini yedi. Ama Filistin’in en çok yardıma muhtaç olduğu zamanda İsrail’le ilişkilerini kesmeye bile tenezzül etmedi. Orada soykırım devam ederken ticareti kesmedi, petrol sevkiyatını kesmedi, diplomatik ilişkilerini kesmedi. Peki, biz İsrail’e Gazze’deki katliamların yakıtlarını gönderirken -şunu sormak istiyorum, değerli kardeşlerim- Ayasofya açık değil miydi? Kadınlarımız başörtülü olarak okullarına gitmiyor muydu? Hatta artık başörtülü olarak polis, asker, hâkim vb. şeyler olamıyorlar mı? Hepsini oluyorlar. Ama lütfen dikkat edin, kölelik dediğim şey, tam da burada başlıyor.
Şimdi size bir tane olay anlatacağım. Dünyanın bir diğer ucunda meydana gelmiş bir olaydan bahsetmiyorum; bizim ülkemizde meydana gelen bir şey. Fi tarihinde meydana gelmiş bir olaydan bahsetmiyorum; daha dün meydana gelmiş. Bakın bu Aksa Tufanı sürecinde “ticaret kesilsin!” dediği için tutuklanan kızlarımızdan birini de yargılayan, başörtülü bir hakimdi. Buyurun, size iki tane başörtüsü. Ve bu iktidar döneminde bu başörtülü kızlarımıza çıplak arama yapıldı, değerli kardeşlerim. Peki, ben soruyorum; neydi bu çocuğun suçu? Bu çocuğun suçu neydi abi? Ne dedi bu çocuk? Yahu, dedi ki “Soykırıma petrol taşımayın!” dedi ya, “Ticaret yapmayın; Siyonistlerle ticaret yapmayın!” dedi. Şimdi ben soruyorum; nerede bu STK’lar? Nerede bu hocalar, bu vaizler, bu kürsüler, akademisyenler, entelektüeller... Neredesiniz abi, neredesiniz? Hiçbirinden ses çıkmadı. Birkaç kişiden ses çıktı, onlar da kısık ses. İşte, işte lütfen dikkat edelim, Erbakan Hocanın suçu buydu. Ben, şu an kesinlikle inanıyorum ki eğer Erbakan Hoca “evet” demiş olsaydı; bu büyükelçiye “evet” demiş olsaydı, eyvallah etmiş olsaydı ne başörtüsü sorunu olurdu ne tarikatlar sorun olurdu… Erbakan Hoca -şunu da söyleyeyim- en iyisini de yapardı. Yani halkın, milletin gönlünü almanın, onun yolunu, tekniğini yöntemini bulmanın da hani argo tabirle söyleyecek olursak eğer, kralını yapardı. Fakat onu tutan bir şey vardı, “hayır” dedirten bir şey vardı. Şimdi o yüzden onun duruşu -lütfen abartı görmeyin- Peygamberimizin duruşu gibidir, Efendimiz Resul-ü Ekrem’in (SAV) duruşu gibidir. Neden, diyeceksiniz? Müşrikler gelip Peygamber Efendimize (SAV) “Namazını kıl, söyleyeceklerini söyle amma velakin putlarımıza saygı göster!” diyorlardı. Peygamber Efendimiz (SAV) bunu yapsaydı Ammar’ın anne-babası yaşayacaktı belki. Müslümanların, belki Habeşistan’a hicret etmesine gerek kalmayacaktı. Belki Ebu Talip Mahallesinde ambargoya uğrayıp ağaç kabukları yemek zorunda kalmayacaklardı. Tam tersine rahat bir şekilde yaşamaya devam edeceklerdi. Ama Cenabı Allah dedi ki -biraz önce ifade ettim- bakın, “eğer” dedi, “onlara az da olsa meyledersen sana hayatın ve ölümün acısını kat kat tattırırız” dedi. Bu yüzden, bu sebeple alemlerin efendisi bir şey söylüyor. Diyor ki “Bir elime güneşi, diğer elime ayı verseniz…” Şimdi biz bunları klişe gibi söylüyoruz ama yani o dönemin koşullarına, konjonktüre, imkanlara baktığımızda, söylenen şey müthiş bir şey; “Bir elime güneşi, diğer elime ayı verseniz ve bu davada yalnız da kalsam, yine de dönmeyeceğim” dedi. Ve Müslümanların Mekke’deki 28 Şubat’ı başladı. Ama sabrettiler, yılmadılar, dönmediler ve 20 yıl sonra Mekke’yi fethettiler.
Şimdi bu arada konuşma notlarımın arasına almamışım ama bir şeyi daha söylemezsem eğer, eksik kalır, diye düşünüyorum. Şimdi Muhittin Hocam -ayrıntısı varsa- benden daha iyi bilir ama ben bildiğim kadarını anlatacağım ya da buradaki hocalarımızdan belki daha iyi bilenler olur; daha ayrıntısına hâkim olanlar olur. Şimdi bildiğiniz gibi Erbakan Hoca ömrünün son ziyaretini İran’a yaptı, İran İslam Cumhuriyeti’ne yaptı. Ve dedi ki “sürünerek de olsa gideceğim!” Ve o zor koşullarda, ömrünün sonunda, o hasta haliyle İran İslam Cumhuriyeti’ne gitti. Şimdi orada söylediği bir söz var. Değerli kardeşlerim, hakkınızı helal edin, yani gerçekten ben haddimi aşmak istemem, çünkü burada çok değerli hocalarımız var, fakat (Erbakan Hocamızın) bazı sözlerinin gerçekten anlamını idrak etmiyoruz. Diyor ki “Biz, İran’da iktidar, Türkiye’de muhalefetiz” diyor. “Millî Görüş” diyor, “İran’da iktidardır!” Tekrar etmek istiyorum; “Millî Görüş İran’da iktidardır, Türkiye’de muhalefettir.” diyor. Şimdi, bu ne demektir, ben izninizle biraz bunun üzerinde durmak istiyorum. Yani konuşmamın sonuna doğru geldim, çok da sıkmayacağım; vakit de geç oldu. Şimdi bundan 4-5 yıl önce Mustafa Kurdaş Hocamızın bir yazısını okudum. Ben bilmiyordum açıkçası. Bir yazısını okudum, yine böyle Erbakan Hocanın vefat yıl dönümüydü, Millî Gazete’de yazdığı bir yazıyı okudum. Orada hocamızın Işıl Arpacı ile yaptığı bir röportajdan bir bölüm aktarıyor. Benim bazen böyle ayrıntılar, detaylar, oradaki bir kelime, özelikle de bu büyük insanların ömürlerinin sonlarına doğru söyledikleri ve yaptıkları şeyler benim çok dikkatimi çeker. Çünkü konsantre bir şekilde yani ziplenmiş diyoruz ya böyle özü bazı şeylerin artık, çünkü hissediyorlar, artık ömrümüzün sonuna doğru geldik. Bir emanet bırakmak istiyorlar bize, bir emanet. Hocayla (Arpacı) arasında bir diyalog geçiyor. O diyalogda Sayın Işıl Arpacı Millî Görüş’ü tarif etmesini istiyor hocamızdan. Erbakan Hoca “aksiyom”; “aksiyon” değil, sonu Niğde’nin n’si ile bitmiyor, Mücahit’in m’si ile bitiyor; “aksiyom” kavramını kullanıyor. Ve bakın, kullanmakla da kalmıyor, Allah gani gani rahmet eylesin, söylediği her şeyi şu yan tarafımızdaki komşunun da anlayacağı şekilde açardı. Bu da nebevi özelliklerden bir tanesidir. Anlaşılmaz değildi. Yani her şeyi bizim katımıza, bizim anlayışımıza indirerek verirdi. Peygamberlerin özelliklerinden birisi de bu. Açık anlayış, Kur’anî bir özelliktir bu. Ne diyor? “Biz her şeyi siz anlayasınız diye kolaylaştırdık.” diyor yahu, “kolaylaştırdık.” Öyle karmaşık, kompleks, böyle çok büyülü, sihirli şeyler konuşuyormuş gibi yapmazdı. Evet, çok derin bir düşünceye sahipti, çok derin bir arka plan vardı ama onu sana ve bana anlatırken böyle net, basit şekilde anlatırdı. Şimdi bakın, “aksiyom” kavramının tarifini veriyor; çok basit bir şekilde. Diyor ki “bir bütünün değişmez parçaları”. Tarifi verdiği yer bu; bir bütünün değişmez parçaları. Okuyunca, ben yazdım kâğıda, aslında yazılı önümde ama tekrar yazdım; bir bütünün değişmez parçaları. “Millî Görüş nedir?” diye sorulmuş, “aksiyomdur” demiş; peki, “aksiyom nedir?” diye kendisi sormuş, “bir bütünün değişmez parçaları” demiş. Ben şimdi anladığımı size söyleyeceğim. Şimdi dikkat edin, “bir bütünün tamamı” demiyor, değerli kardeşlerim, “o bütüne kimliğini, kişiliğini ve rotasını veren değişmez parçaları” diyor; değişmez paçaları. Yani o parçalar ki… Onlar nedir? Onlar işte, çok önemli. Onları aldığınız zaman, aldığınız o şey, o olmaktan çıkar; o şey, o olmaktan çıkar. Yani bu felsefi bir konudur öncelikle, onu da söyleyeyim. Felsefede töz konusu vardır. Ben felsefeci değilim ama az çok okuduğum için biliyorum, araz konusu vardır, ilmek konusu vardır. Yani töz, bir şeyi, o şey yapan nitelik demektir. Yani onu alırsanız o şey, o olmaktan çıkar. Yani… Ama o varlığın başka özellikleri de vardır fakat onlar öz değildir; o sistemin değişmez parçaları değildir. Onlardan bir tanesi eksik olsa da o şey, kimliğini yitirmemiş demektir. Diyelim ki mesela ben bir gözümü kaybedebilirim; bu beni insan olmaktan çıkarmaz. Saçlarımı kesebilirim… Çünkü neden? Göz, kaş, sakal… Bunlar insan dediğimiz şeyin özünden değildir. Şimdi o zaman “peki, Millî Görüşün özü nedir, değişmez parçaları nedir?” Hoca burada neyi söylemek istiyor. İşte ben şöyle yorumladım. Düşman… 28 Şubat’ı organize edenlerle bugün Gazze’ye karşı, İran’a karşı savaşanlar aynı insanlardır. İsimlerinin aynı olmasına gerek yok, bunlar aynı karakterlerdir. Bunlar tarih boyunca -başlangıçta söyledim- aynı kişilerdir. Nemrut’un karakteriyle, Firavun’un karakteriyle, Velid bin Muğire’nin karakteriyle, Ümeyye bin Halef’in karakteriyle bunların karakterleri aynıdır. Peki, dedim ki bunların hedeflediği şey neydi? Bakın, Millî Görüş hareketi ile derdi olanların yani bu düşmanların gözlerine kestirdikleri şey, bu değişmezlerdir. Bu değişmezleri savunmak, kimliğimizi, kişiliğimizi, rotamızı, kıblemizi savunmak demektir. Nedir o? İşte o ABD emperyalizmine ve İsrail’e karşı ve İslam Birliği uğruna çalışmak. İşte bakın, yani şimdi zamanında ne dediler? “Millî Görüş gömleğini çıkardık” dediler, değil mi? Yani Millî Görüş gömleğini çıkartmak, başörtüsünü çıkartmak demek değildi. Ayasofya’nın açılmasından vazgeçmek demek değildi. O Millî Görüş gömleğini çıkartmak, tarikatlardan, cemaatlerden, namazdan, oruçtan vazgeçmek demek değildi. Bunu çıkartmak demek, “artık ben ABD ile uğraşmayacağım” demekti. Nitekim öyle de oldu. Bu, bir yön değişmesiydi, yön. Bir hareketin yönü değişti. Yani giydiği elbise aynı kaldı, her şey aynı kaldı, dili bir nebze dilimize benziyor, işte konuşmaları yine bizim konuşmalarımıza benziyor vs. vs. Ama yön değişti yön; direksiyonu başka tarafa kıvırdılar. Dolayısıyla tekrar şunu ifade etmek istiyorum: Bu yoksa başörtüsü demek değildi, imam hatipler demek değildi, tarikatlar demek değildi, cemaatler falan bunlardan vazgeçmek demek değildi. O yüzden ben şunu söylemek istiyorum: Bu iki değişmezin olduğu her yer yani İslam Birliği ve Siyonizm’e karşı mücadele, Batı emperyalizmine karşı mücadele, bu iki değişmezin olduğu her yer Millî Görüşçü harekettedir. O yüzden Erbakan Hoca İran’a gittiğinde “Biz İran’da iktidar, Türkiye’de muhalefetiz.” demişti. Bugün artık inşallah Millî Görüş bütün İslam coğrafyasında iktidar olacağı gelişmeler yaşıyor. Ben öyle inanıyorum, Allah’ın izni keremiyle.
Ben böyle yavaştan da toparlayayım. Erbakan Hocamızın 1991 yılında mecliste yaptığı bir konuşmadan bir kesit aktaracağım size, ondan sonra yavaşça toparlayacağım. Yıl -tekrar ediyorum- 1991, konuşmanın yapıldığı yer, meclis. Kayıtlardan bunları bulabiliriz. Şimdi bazen bir sözün değerini anlamak için nerede yapıldığına, hangi koşullarda yapıldığına bakmak gerekir. O sözü bir kitabın içerisinden çıkarıp burada söylerseniz, o söz değerini bulmaz. 1991 yılında mecliste yapılmıştır bu konuşma. Diyor ki bakın, “Huzurlarınızda inanarak söylüyorum, dünyanın bu gidişatı karşısında hiç kimse İslam Birliğinin kurulmasına mâni olamayacaktır. Bu, kaçınılmaz bir zarurettir. İslam Birliği mutlaka ama mutlaka kurulacaktır!” Ben huzurlarınızda şunu sormak istiyorum; şunu söylemek istiyorum: Eğer Erbakan Hoca… D-8 demiyorum artık ben, D-8 değil de D-3 olsaydı ya, Türkiye, Mısır, İran olsaydı ki biliyorsunuz o D-8 sadece D-8 değildi, sonra D-24 olacaktı, D-60 olacaktı, D-160 olacaktı. Neden? Çünkü bütün insanlığın saadeti... Yani Erbakan Hoca şöyle bir insan değildi; sadece Türkiye’nin saadetini düşünen, sadece Sünnilerin saadetini düşünen, sadece Şiilerin saadetini düşünen, sadece Müslümanların saadetini düşünen bir insan değildi; Latin Amerika’daki adamın da saadetini düşünen birisiydi; bütün bir insanlığın saadetini düşünen birisiydi. Ama ben diyorum ki oralara kadar gitmeyelim, D-8’e de gitmeyelim; D-3 de olsaydı eğer, bugün İsrail Gazze’deki bu katliamları yapamazdı; bu facialarla biz karşılaşmazdık. Şimdi bu D-8 görüşmeleriyle ilgili Hoca turlarını yaparken çok ilginç bir detayla karşılaştım; bunu Millî Gazete’de de yazdım. Haşimi Rafsancani, Allah rahmet eylesin, o dönem İran’ın cumhurbaşkanı, ona gidiyor. D-8 projesini biliyorsunuz, Erbakan Hocanın şöyle bir özelliği vardı; tekrar etmek istiyorum bunu, nebevi bir özelliktir. Yani anlattığı şeyde boşluk bırakmazdı. Her şeyi ayrıntısıyla anlatırdı; ayrıntısıyla. Tabii ben burada bunları söyleyecek durumda değilim, bunları Muhittin Hocam, buradaki birçok hocam benden çok daha iyi biliyor. Rafsancani’ye de mevzuyu tek tek, tane tane ayrıntılı bir şekilde anlatmaya başlıyor. Birinci dakika; Rafsancani şöyle elini şey yapıyor diyor ki, “Hocam, hiç kendini yorma!” “Sen” diyor, “bize, nereye imza atacağımızı söyle!” Ya, buradaki şey, bence çok önemli. Ya, böyle bir güvenilirlik… Ben soruyorum, bu güvenilirlik nasıl oluştu? Bu güven nasıl oluşturuldu? Yani bu şaka değil ki! Ev kiralamıyoruz ki; bir devlet, bir anlaşmaya imza atıyor. “Sen” diyor, “bize göster, nereye imza atacağız, oraya atalım!” Erbakan Hoca böyle bir etkiye sahip birisiydi. Ve elbette ki başına da ne geldiyse bundan dolayı geldi. O yüzden Muhittin Hocamın başlangıçta söylediği şey, son derece önemlidir.
Bugün İran’a karşı açılmış olan savaş, Millî Görüş’e karşı açılmış bir savaştır. Bunu anlamamız ve idrak etmemiz gerekiyor. Millî Görüş dedim, bak, çünkü Erbakan Hoca söylemiş, değişmez parçaları var, değişmez. Onlar Hindistan’da da olsa orası Millî Görüş’tür, Kolombiya’da da olsa Millî Görüş’tür. İslam Birliği, Amerikan emperyalizmi ve Siyonizm’e karşı mücadele... İşte bugün bizim toplumumuzun, ülkemizin, bölgemizin en çok ihtiyaç duyduğu şey budur. Ben fıkhi bir karar verecek durumda birisi değilim; Allah’a da sığınırım ondan ama kişisel inancımı söylüyorum; bunu dert etmeyen bir insanın yani bu Müslümanlar nasıl birleşir ve emperyalizme karşı, Siyonizm’e karşı nasıl savaşırız, bunu dert etmeyen bir insanın öte dünyada işinin ben çok zor olduğunu düşünüyorum. Öte dünyada işinin… Ne yaparsa yapsın, işinin çok zor olduğunu düşünüyorum.
Bir anekdot daha aktartıp sözlerimi tamamlayacağım. Değerli hocalarım, şimdi Milton Leitenberg diye hatırladım ismi, yanlış hatırlamış olabilirim, bu adam 2001 ya da 2002 yılında bir araştırma raporu yayınladı. Rapor ilginç. 1945 yılından bu yana savaşlarda kaç kişi öldü, bunların istatistiklerini veriyor. Çok ilginç, ben raporu okudum, çok ilginç bir şey dikkatimi çekti, çok ilginç, değerli kardeşlerim, toplam 41 milyon kişi ölmüş; 45’ten 2000 yılına kadar, 55 yıl içerisinde 41 milyon kişi… Ve bu insanların öldüğü savaşların hiçbirisi Avrupa’da olmamış, hiçbirisi ABD topraklarında olmamış. Ya nerede olmuş? Orta doğuda olmuş, Asya’da olmuş, Afrika’da olmuş. Peki, şimdi ben soruyorum; 1945’ten sonra ne oldu? ABD’nin liderliğinde yeni bir dünya düzeni ve Birleşmiş Milletler (BM) kuruldu. BM’nin amacı neydi? Barıştı. Peki, biz sonuçlara baktığımızda ne görüyoruz? Şunu görüyoruz; adamlar barış derken kendi içlerindeki barışı kastediyor. Adamlar savaşı bitirmemişler; savaşı ihraç etmişler, savaşı bizim topraklarımıza ihraç etmişler kardeşim.
Thomas Hobbes (diye) bir isim daha var, onu da aktarıp bitiriyorum. Diyor ki “Avrupa öyle bir düzen kurdu ki bu düzenle önümüzdeki 50-100 yıl içerisinde birbirleriyle savaşma ihtimalleri yok!” Yani öylesine bir yapısal düzenleme kurulmuş. Ama diyor ki “Orta doğudaki ülkelerin her gün birbirleriyle savaşma ihtimalleri var. Her gün birbirleriyle savaşma ihtimalleri var, çatışma ihtimalleri var, ayrışma ihtimalleri var.” Peki, ben soruyorum; böyle bir coğrafyanın gözyaşından kurtulması mümkün mü, kandan kurtulması mümkün mü, böyle bir coğrafyanın işgalden kurtulması mümkün mü, sömürgecilikten kurtulması mümkün mü? Çok basit bir şey söylüyor Cenabı Allah: “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, birbirinizle çekişmeyin, yoksa gücünüz gider.” Daha ne desin, anlamıyorum ki ben, daha ne desin yani? Ama her gün bakıyoruz ki sosyal medyada fitne kazanı kaynatılıyor, manipülasyon çarkı döndürülüyor. Konuşulan şeyler hep Müslümanların birliğini parçalamaya dönük ve uluslararası Siyonizm’in, emperyalizmin elini rahatlatmaya dönük. Yani seninle ben burada çatıştığımız için, burada kavga ettiğimiz için, bugün burada Amerikan üsleri var. Orta doğuda bugün 50 bin tane ABD askeri var. Yani kusura bakmayın ama şimdi Hakan Fidan dün çıkmış diyor ki işte “İran, Arap ülkelerini vuruyor.” Ben dün paylaştım; CENTCOM var. CENTCOM, Amerikan Merkez Komutanlığı demek; CENTCOM. Dün bir video paylaştı CENTCOM, Arapça hesabından. Ben de paylaştım onu sosyal medya hesabımdan. O videoda İran’ı vurdukları füze atışlarını gösteriyor. Birçok yerden füze atışı var. O füzelerin hepsi İslam topraklarından atılıyor değerli kardeşlerim, İran’a. Ben bu savaşı, şu anda yürüyen savaşı şöyle tanımlıyorum: İsrail’i vuran bütün füzeler İran’dan, İran topraklarından atıldı amma velakin İran’ı vuran bütün füzeler İslam topraklarından ve Müslüman ülkelerin açtıkları hava sahlarının üzerinden atıldı. Bu savaşın özeti budur. Ve Erbakan Hoca bütün ömrü boyunca bu olmasın diye mücadele etti.
O yüzden ben son olarak diyorum ki yine Erbakan Hocayı vefatının yıl dönümünde rahmetle anıyorum, minnetle anıyorum, özlemle anıyorum ve Allah’tan niyaz ediyorum ki ona yalvarıyorum ve yakarıyorum ki Rabbim onun çizgisinden ve ideallerinden bizi ayırmasın, saptırmasın. Yani o kadar çok saptırıcı var ki o kadar çok… Bugün görüyoruz, şimdi oralara girmedim ama adam Erbakan Hocaya selam gönderiyor, Erbakan Hocaya işte muhabbetimiz var diyor… Tarihte çok oldu bunlar; bizim kitaplarımız da tahrif edildi, liderlerimiz de tahrif edildi. Sen sistemin yani Millî Görüş’ün değişmemesi gereken, onu tanımlayan parçalarını bırak, diğerleri kalsın, sonra işte Millî Görüş, Erbakan Hoca, Allah rahmet eylesin, yani kusura bakmayın ama bunlar artık çok gücüme gidiyor; yahu, “karşısındayım!” de, ya daha dürüst ol yani en azından -özür diliyorum- hani şey anlamında değil, karşısına çıksın, anlamında değil ama bir şeyi sahipleneceksek de hakkıyla sahiplenelim. İstismar etmeden, tahrip etmeden sahiplenelim. “Rahmetle tahrif etmek” diye bir yazı yazmıştım ben, Erbakan Hocayı rahmetle tahrif etmek… “Erbakan Hocayı rahmetle anıyoruz, Erbakan Hocanın bıraktığı değişmez parçaları da sahipleniyoruz.” diyen herkese de selam olsun; hiç kimseye de bir öfkemiz yok; hiç kimseye yönelik de kalbimizde bir şey yok, bir kişisel çıkar, bir kişisel menfaat tartışmamız yok. O yüzen ben, bu mübarek ramazan gününe denk geldi, rahmet ayına denk geldi, arınma ayına denk geldi, Kur’an’ın indirildiği bir aya denk geldi, diyorum ki Cenabı Allah bir idrak etme, fehmetme kabiliyeti versin. Ve bizleri birbirimize karşı ısındırsın, kalpleri birbirine karşı ısındırsın. Benim kişisel kanaatim de şudur: Hep vahdet, birlik filan deriz ama burada bizim üstümüze düşen, bunun için çalışmaktır. Ben bunu bizim başarabileceğimizi zannetmiyorum; açık söyleyeyim, D-8, bir fiili duadır. Ayet açıktır; Muhittin Hocam çok daha iyi tefsir eder ama, diyor ki Cenabı Allah: “Siz bir ateş çukurunun kenarındaydınız. Allah sizin kalplerinizi birbirine yakınlaştırdı.” Lütfen dikkat edin, Allah yaptı diyor, bunu. Peki, neden bizim kalplerimizi birbirine yakınlaştırsın? Biz yakınlaşmak isteyelim ki yakınlaştırsın; derdimiz bu olsun, düşüncemiz bu olsun ki yakınlaştırsın! O bir rahmettir. O çünkü bizim işgalden, sömürüden, küfürden, bu batıl düzenden kurtuluşumuzun anahtarıdır ve çok büyük bir anahtardır, çok büyük bir nimettir. E, bu nimet için de bizim çaba göstermemiz gerekiyor, diye düşünüyorum. Allah hepinizden razı olsun. Ben bütün kardeşlerime teşekkür ediyorum. Rabbim attığınız adımların her birini bereketli kılsın, DİN-BİR-DER’in yaptığı çalışmaları bereketli kılsın inşallah. Söylediğimiz sözlerin kalplere girmesini, kalplere tesir etmesini Cenabı Allah nasip etsin inşallah diyeyim, sözlerimi noktalayayım, Allah razı olsun.
Bu yazı, Din Görevlileri Birliği Derneği (DİN-BİR-DER) tarafından düzenlenen, Dr. Mücahit Gültekin’in konuşmacı olarak katıldığı “Erbakan Hocamızın (İran ve Filistin Bağlamında) Siyonizm’le Mücadelesi” başlıklı çevrimiçi konferansın deşifresidir.

YORUMLAR